Reklamdaki Kaltak Kadın Rolü

Sordular; kaltak ne demek?
Dedim, bak şu reklama. Reklamdaki kadının oynadığı rol kaltak kadın rolüdür. Önce aşkım diyor adama, adam biraz tereddüt edince hemen tweet atıyor, sonra başka bir adamla nikah masasına oturuyor, bununla da yetinmeyip ilk sevgilisini (aşkım dediği adamı) nikah şahidi yapıyor. Tam bir kaltaklık örneği.
Kaltak kadın rolü.
Sonuçta bir reklam.
Kişiler de, olaylar da hayal ürünü.
Hayal ürünü de olsa, rol belli, kaltak kadın rolü.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum yap

Göktürk-2 Kapak Olsun

Yabancı istihbarat servislerine kapak olsun.
Onların Türkiye’deki elemanlarına kapak olsun.
Bu elemanlara kanıp “Yapamayız, çünkü Türküz” diyen Türklere de kapak olsun.

Göktürk-2 uzayda; yörüngesine oturdu.
Yerli malı, yurdumun malı.
Halis muhlis Türk malı.

“İstikbal göklerdedir” diyen Atatürk’e selam olsun.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum yap

Nasıl Osmanlı Olunur Kursları

Bir Osmanlıcılıktır gidiyor.

Nasıl Osmanlı Olunur kursları açsalar ya da okullara seçtirmeli (seçmeli gibi görünüp zorunlu olan) ders koysalar bari.

Osmanlı, bir mit haline getirildi.

Benim dedemin dedeleri Osmanlıydı. Atatürk de bir Osmanlı kurmay subayıydı. Osmanlılar da elle tutulur gözle görülür varlıklardı. Olimposta yaşayan mitolojik varlıklar değillerdi. Onlar da bizim gibi insanlardı. Bu kadar abartmak niye ki?

İki aşırı uçta düşünen insanlarla dolu ortalık. Biri Osmanlıyı yerin dibine geçiriyor, diğeri de Osmanlıya tapıyor. Birincisi için Osmanlı bir şeytan, ikincisi içinse Osmanlı bir tanrı. Şeytanınızı da tanrınızı alın, defolun gidin. Sizin palavralarınızı yeterince dinledik. Baydınız artık.

İnsan, kendine tanrı yontabilen bir varlıktır. Bu tanımı biraz daha genişletiyorum. İnsan kendine tanrı ve şeytan yontabilen bir varlıktır. Etrafta bu konuda çok yetenekli insanlar var. Her yerdeler. Ne kadar da baydılar, uyuz muhabbetleriyle. Tükürük saçarak konuştukları ağızlarından zehir damlar. Biri kendine şeytan yontar, öbürü de tanrı. Al birini vur ötekine. Beş para etmez fikirleri. Konuştukları lakırdıdan ibarettir. Yazdıkları kitaplardan da leblebi külahı yapılır ancak.

İki tarafın da yaptığı safsata, genelleme safsatasıdır. Kendine şeytan yontan grup, Osmanlılardan kötü bir adam bulur, onu bütün Osmanlılara geneller. Yaptığı şey, genelleme safsatasıdır. Safsata. Hatalı akıl yürütmek. Sakat mantık. Kendine tanrı yontan grup ise, Osmanlılardan muhteşem bir adam bulur, onu bütün Osmanlılara geneller. Yaptığı şey, genelleme safsatasıdır. Safsata. Hatalı akıl yürütmek. Sakat mantık. Dedim ya, ikisi de birbirinden beterdir. Al birini, vur ötekine.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum yap

Devlet

Birkaç yüzyıldır hukukçu yetiştirmekte başarısız olduk. Teoride çok zayıfız.

Pratikte de durum kötü. Mahkemeler ağır bir yük altında. Günde elli tane davaya bakan hakimler. Ağır işçiler. Maden işçileri kadar ağır bir iş yapıyorlar. Dava çok, hakim az.

Hak aramak çok zor. Zorlukları aşıp hakkınızı aramaya kalkarsanız bu sefer de zaman denen bir düşmanla karşılaşıyorsunuz. Zaman. Adaletin düşmanı. Yıllar süren davalar, gecikmiş bir adalet. Gecikmiş adalet, adalet midir?

Devlet niye var?

Tapınmak için mi?

Kutsayıp göklere çıkarmak için mi?

Halkı soyup soğana çevirmek için mi?

İnsanların hakkını yemek için mi?

Yoksa adaleti sağlamak için mi?

Neden var devlet?

Devletin görevi adaleti sağlamaktır.

Mahkemeler çok uzun sürmektedir.

Gecikmiş adalet, adalet değildir.

O halde devlet adaleti sağlama görevini yerine getirememektedir.

Ne yapmalı?

Devlet kutsaldır, onu eleştirmek haramdır mı demeli?

Ben bilmem devlet büyüklerim bilir deyip bir köşeye mi çekilmeli?

Anarşistler gibi devlet her türlü kötülüğün kaynağıdır deyip işin içinden çıkmalı mı?

Hem hukukçu yetiştirmek için, hem de hakim, savcı, avukat yetiştirmek için şimdiden kolları sıvamak gerek. Ama bundan da önce, düşünmek gerek. Nasıl hukukçu yetiştirebiliriz? Nasıl hakim, savcı, avukat yetiştirebiliriz? Uzun yıllar alacak bir iştir bu. Hemen yarın adaletin hakim olacağını ümit etmek ahmaklıktır.

Ümit?

Ümidin çoğu insanın kendi kendini kandırmasından ibarettir.

Bir avunmadır ümit. Çoğu zaman boş bir uğraş. Kendini kandırmanın yüceltilmiş adıdır ümit.

Bir kâbus gördüm dün gece. Tam bir kâbus!

Bir yere girdim, içerde milyonlarca insan var. Değişik kıyafetler giymişler. Bir grup insan bunlardan ayrılıyorlar kıyafetleriyle. Onlar düzeni sağlıyorlarmış. Zorla.  Bir başka grup da milyonlarca insana telkinde bulunuyor. Kaderinize boyun eğin diyorlar. Gelecekte size büyük mükâfatlar var. Sonra başka bir grup geliyor. Milyonlarca insanı düzüyor bu grup. Düzülmek istemeyenlere karşı zor kullanıyorlar, onlara tecavüz ediyorlar. Diğer grup da sürekli mırıldanıyor: Kaderinize boyun eğin, gelecekte size büyük mükâfatlar var. Anlıyorum ki, burası bir kerhane. İçinde milyonlarca insanın bulunduğu koca bir kerhane. Düzülmek istemeyenlere zor kullanan tektip kıyafetli bir grup insan, milyonlara telkinde bulunarak kaderlerine boyun eğmeye teşvik eden bir başka grup insan, düzülen milyonlar, düzen bir avuç insan. Koca bir kerhane burası. Tiksiniyorum. Kaçıp gitmek istiyorum bu kerhaneden. Dışarı çıkıyorum. Kaçıyorum. Arkama dönüp baktığımda kocaman bir tabela görüyorum giriş kapısının üzerine asılmış. Devlet yazıyor tabelanın üzerinde.

Bağırarak uyanıyorum kâbustan. Öyle etkilenmişim ki, kaçmaya çalışırken, yataktan yere düşmüşüm. Ne kâbus ama, ne kötü bir rüya!  İyi ki gerçek değil, iyi ki bir rüya!

Sözü Nietzsche’ye bırakalım:

Yeni Putlar Hakkında

Bir yerlerde, hâlâ halklar ve sürüler vardır ama bizde yoktur kardeşlerim: burada devletler var.

Devlet? Nedir bu? Pekâlâ! Kulak verin şimdi, zira size halkların ölümünden bahsedeceğim.

Devlet, tüm soğuk azmanların en soğuğuna verilen addır. Onun yalanı da soğuktur ve sürüne sürüne çıkar ağzından şu yalan: “Ben, yani devlet, halkım.”

Yalandır bu! Yaratıcılardır halkları yaratan ve halkların üstüne bir inanç ve sevgi asanlar: Böyle hizmet ettiler hayata.

Yok edicidir, birçokları için tuzak kuran ve buna devlet diyenler: bir kılıç ve yüzlerce ihtiras astılar üzerlerine onların.

Halkın hâlâ mevcut olduğu yerde, devlet anlaşılmaz ve nefret edilir ondan kem gözmüş gibi, örf ve hukuka karşı işlenmiş bir günah sayılarak.

Şu emareyi veririm size: her halk, kendi “iyi” ve “kötü”sünden bahseder: anlamaz komşu bunu. O, dilini örf ve yasalardan türetmiştir.

Fakat devlet, her iyinin ve kötünün dilinde yalan söyler; söylediği her şey yalandır – ve sahip olduğu her şey çalıntı.

Her şey sahtedir onda; ısırır çalıntı dişleriyle bu ısırgan. Bağırsakları bile sahtedir onun.

İyinin ve kötünün dilsel karışıklığı: bu emareyi, size devletin bir emaresi olarak veriyorum. Ölüm istencine dair bir imdir bu emare! Hakikaten işaret eder ölüm vaizlerine!

Gereğinden fazla insan doğmakta: bu fuzuli insanlar için türetilmiştir devlet.

Bakın, devlet nasıl da ayartıyor bu lüzumsuzları! Nasıl da çiğniyor, yutuyor ve geviş getiriyor!

“Daha büyüğü yok benden yeryüzünde: Nizam yaratan parmağıyım ben tanrının.” – böyle kükrer o canavar. Ve önünde diz çökenler, yalnız uzun kulaklı ve dar görüşlüler değildir!

Ah, yüce ruhlar, o sizin içinizde de fısıldar karanlık yalanlarını. Ah, kendini memnuniyetle harcayan cömert gönüller bulur.

Evet, sizleri de bulur, yaşlı tanrıyı yenen sizleri! Yoruldunuz savaşta ve yorgunluğunuz artık yeni puta hizmet etmekte!

Yeni put, kahramanları, şeref sahibi olanları ister etrafında! Memnuniyetle güneşlenir, iyi vicdanların ışığında, – o soğuk hilkat garibesi!

Bu yeni put, ona taptığınız müddetçe, vermek ister her şeyini size: Böylece satın alır kendine, erdemlerinizin parıltısıyla mağrur gözlerinizin bakışını.

Lüzumsuzları tuzağa düşürmek ister o! Evet, cehennemi bir sanat eseri icat edildi burada; bir ölüm atı, ilahi payelerin süslü koşum takımı içinde tangırdayan.

Evet, niceleri için, kendini hayat olarak öven bir ölüm icat edilmiştir burada; hakikaten tüm ölüm vaizlerine canı gönülden yapılan bir yardımdır bu!

Devlet derim, iyilerin kötülerin, tüm zehir içenlerin bulunduğu yere: devlet derim, iyilerin kötülerin, herkesin kendini kaybettiği yere: devlet derim, herkesin ağır ağır intiharına – “hayat” denilen yere.

Şu lüzumsuzlara bakın hele! Çalarlar eserlerini kâşiflerin, hazinelerini bilgelerin: “yüksek öğrenim” diye tanımlarlar hırsızlıklarını – ve her şey bir hastalık, bir dert haline gelir onlar için.

Şu lüzumsuzlara bakın hele! Hastadırlar daima, kusarlar safralarını ve buna da gazete derler. Yutarlar birbirlerini ve hazmedemezler üstelik.

Şu lüzumsuzlara bakın hele! Servet edinirler, edindikçe de züğürtleşirler. Güç, ama öncelikle gücün kaldıracı olarak çok para isterler, – şu lüzumsuzlar!

Tırmanışlarına bakın hele, şu çevik maymunların! Birbirlerinin üzerine basarak yükselmeyi istemekteler, böylelikle batağa ve uçuruma sürüklemekteler birbirlerini.

Tahta ulaşmak ister hepsi de: bu da divanelikleri onların. – sanki tahta otururmuş gibi saadet! Bataklık vardır oysa çoğu kez tahtın üzerinde – hatta çoğu kez bataklık üzerindedir taht.

Hepsi divane bunların, şu tırmanan maymunlar ve onların açgözlülükleri. Pek fenadır kokusu putlarının, o soğuk hilkat garibesinin: pek fena kokar, şu putperestlerin hepsi.

Kardeşlerim, boğulmak mı istersiniz, ağızlarının, ihtiraslarının sisinde? Evladır oysa camı çerçeveyi kırıp, boşluğa atlamak!

Çekilin yolundan fena kokunun! Kaçıp kurtulun bu lüzumsuzların putperestliğinden!

Çekilin yolundan fena kokunun! Kaçıp kurtulun şu insan kurbanlarının dumanından!

Hâlâ açık yeryüzü yüce ruhlara. Boş duruyor hâlâ, etrafında sakin denizlerin kokusunun estiği pek çok yer, yalnızlar ve yalnız çiftler için.

Hâlâ mümkün yüce gönüller için hür bir hayat. Hakikaten, mülkü az olanın, tutkusu da az oluyor: küçük yoksulluk, çok yaşa!

Devletin bittiği nokta neresi ise, orada başlar, lüzumsuz olmayan insan: orada başlar, lüzumsuzların türküsü, biricik ve yeri doldurulmaz bir şekilde.

Oraya, devletin bittiği yere, – şöyle bakının kardeşlerim! Görmüyor musunuz ebemkuşağı ve köprülerini, üstinsanın?

Böyle buyurdu Zerdüşt. 

Kaynak:

Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich Nietzsche, Say Yayınları, ISBN 978-975-468-540-4

Felsefe, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum yap

Türk Ordusu Savaşamazmış, muş, miş…

Türk Ordusu neden savaşsın?

Türk Ordusu kiminle savaşsın?

Paşaların bir kısmı hapiste veya emekli edilmiş. Ordunun üst komuta kademesi dağıtıldığından Türk Ordusu savaşamazmış. Suriye’nin şu kadar tankı varmış, SSCB’den aldığı şu kadar füze varmış, mış, miş, muş…

Yukarıdaki yorumlar, Türk Ordusu kiminle savaşsın sorusuna da yanıt veriyor: Türk Ordusu Suriye ile savaşsın, diyorlar.

Peki Türk Ordusu neden savaşsın?

Savaşmak için haklı bir gerekçe yoksa, bir süre sonra hem ordu hem de millet neden savaşıyor olduklarını sorgulamaya başlarlar. Ordunun da milletin de inanmadığı bir savaş gerekçesi, savaşın devamına ve kazanılmasına engel olur.

Savaş çıkarmak istiyorsanız hem orduyu hem de milleti peşinden koşturacak bir hedef belirleyip kitleleri inandırmalısınız önce.

Savaşmak için hiçbir nedeni olmayan bir ordu ve millet, yenilmeye mahkumdur.

Türk Ordusu savaşamaz diyenlerin amacı da bu mu acaba? Ne ordunun ne de milletin inanmadığı bir amaç için bizi savaşa sokup hezimete mi uğratmak istiyorlar?

Türk Ordusu savaşamaz diyenlerin gözden kaçırdığı gerçeklerden biri de Türklerin asker millet oluşu ve tarih boyunca hep askeri şekilde örgütlenmiş olmalarıdır. Bazıları bu tip organizasyonları çağdışı ve ilkel bulur. Ama bu yöntem 2000 yıldır Türklerin yeryüzünde ayakta kalmalarını sağlamıştır. Türkler hala yeryüzünde ayaktalar, kimse onları yok edemedi. Kurdukları sistemi beğenmeyebilirsiniz ama bu sistem Türklerin yaşamasını sağlamıştır. O yüzden kendini ispat etmiş bir sistemdir. Neticede Türkler yeryüzünde yaşamaya hem de kendi kurdukları devletlerin çatısı altında yaşamaya devam ediyorlar. Sistemleri o kadar ilkel olsaydı, şimdiye kadar Türklerin doğal seleksiyona uğrayıp elenmeleri gerekirdi. Türkler yaşadıkları çağa ayak uydurabildikleri için hayatta kalmayı başarmışlardır. Ama o eski, askeri organizasyonlarını da devam ettirmişlerdir.

Türklerin askeri organizasyonu militarist kelimesiyle nitelendirilebilecek bir şey değildir. Bu tür nitelendirmeler gerçek dışıdır, kullananların bir şey biliyormuş havası vererek okuyucularını etkilemek için kullandıkları ve Türklerin organizasyonunu nitelemek için uygun olmayan bir sıfattır.

Savaş tamamen kaotik bir durumdur. Gazetelerde yapıldığı gibi Türkiye’nin şu kadar tankı var, Suriye’nin bu kadar; Türkiye’nin şu kadar uçağı var, Suriye’nin bu kadar diye liste yaparak nicel bir karşılaştırma yoluyla savaşın galibini bulmaya çalışmak saçmalıktır.

Kaotik durumlarda çok küçük bir değişiklik, sistemin durumunda aşırı büyük bir değişikliğe neden olabilir. Doğrusal düşünmeye alışmış zihinler, doğrusal orantı kullanarak hüküm vermeye çalışırlarsa kaotik (doğrusal olmayan) sistemleri değerlendirmekte başarısız olurlar. Savaş doğrusal bir sistem değildir, doğrusal olmayan bir sistemdir. Hedefini bulmayan bir tüfek mermisi bile bütün savaşın kaderini belirleyebilecek bir etki yaratabilir; Kelebek Etkisi.

Savaşın galibiyetinde önemli rol oynayanlar savaş tarihçileri tarafından gün ışığına çıkarılır. Ama savaşın kaderini değiştiren eylemi kimin yaptığını bulmak neredeyse imkansızdır. Bir piyadenin tüfeğinden çıkan tek bir kurşunun hedefini bulması ya da ıskalaması; bir komutanın taarruz emrini vermek için 5 saniye daha fazla beklemiş olması, ya da önce davranması; patlamayan bir bomba; seken bir kurşun; komutanın sol göğüs cebindeki saate isabet eden bir şarapnel parçası. Kelebek Etkisi.

Savaş gibi tamamen kaotik sistemleri nasıl inceleyeceğimizi henüz bilmiyoruz. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapılıyor olsa da henüz emekleme aşamasında bile değil. Savaş, mevcut bilgilerimizle çözümleyebileceğimizden çok daha karmaşık bir sistem.

Savaş kaotik bir sistemdir.

Türkler iyi savaşçıdırlar.

Demekki Türkler kaosu anlama ve onu yönetme yeteneğine sahiptirler.

Bu çok iddialı bir çıkarsama oldu, farkındayım. Ama üzerinde düşünmeye değer. Türkler iyi savaşçıysa ve savaş da kaotikse, bu Türkler nasıl oluyor da bu kaotik sistemi başarıyla yönetip savaşı kendi leyhlerine sonuçlandırabiliyorlar? Türklerde bugüne kadar farkında olmadıkları, adı konmamış bir yetenek mi mevcut? Sanırım öyle. Kaos Türkün dostu, Türkler kaosun piri.

Türklerin savaş başarısını dinle açıklamak da yetersiz bir açıklama olur. İslam’dan önce de İslam’dan sonra da Türkler iyi savaşçıydılar. Türklerin din değiştirmeleri onların savaşçılığına etki etti mi çok emin değilim. Öbür dünyada cennet vaadi, ölüm korkusunu yenip daha iyi savaşmalarına neden olmuş olabilir.

Türk Ordusu savaşamaz tezinin asıl amacı psikolojik savaş yoluyla orduyu ve milleti yıpratmaktır. Bu tür faaliyetlere karşı durmak için istihbarat teşkilatının milleti aydınlatması ve bilgilendirmesi gerekmektedir. Maalesef istihbarata karşı koyma faaliyetleri yetersiz kalıyor. Millet, düşmanın profesyonel yöntemlerine karşı koyacak zihni teçhizattan yoksun bırakılmış durumda. Devlet kurumları istihbarata karşı koyma görevlerini yerine getiremiyorlar, görevlerinde başarısız oldular. Meydan yabancı istihbarat teşkilatlarının angaje ettiği elemanlara kaldı. Onlar da kendilerine öğretildiği ve yazılıp verildiği şekilde psikolojik savaşa devam ediyorlar. Millet sahipsiz. İstihbarata karşı koyma konusunda devlet millete yardımcı olamıyor, bu görevini yerine getiremiyor.

Sonunda varılan nokta da şu: Gazatelerde boy boy psikolojik savaş silahları: makaleler. Türk Ordusu savaşamazmış, muş, müş…

Türk Ordusu 2000 yıllık (bazılarına göre 5000 yıllık) tarihinde çok zor durumlara da düşmüştür, savaş da kaybetmiştir. Ama yok edilememiştir, hala ayaktadır.

Çeşme’de Ruslar donanmamızı yakmışlardı. Yıl 1770. 3 yıl sonra Cezayirli Gazi Hasan Paşa bir okul kurdu. O okuldan hala deniz kuvvetlerine subay yetiştirilir. Deniz Harp Okulu’nun atasıdır o okul. Donanmamızı kaybetmişiz, o zamanki deniz kuvvetleri komutanı kaçıp gitmiş, ama hem donanma inşa etmeye başlamışız hem de deniz kuvvetlerine asker yetiştirecek bir okul kurmuşuz. Düşmüşüz ama kalkmayı da bilmişiz. Önemli olan da bu zaten. Kim düşmemiş ki?

Düştükten sonra kalkmasını biliriz:

Balkan savaşları bizim için tam bir bozgun olmuştur. Askerlerimiz trenlere binip kaçmak için birbirlerini vagonlardan atmışlardır. Tam bir bozgun.

Yıllar sonra Çanakkale Zaferi. Bu savaşla yıldızı iyice parlayan büyük komutan: Mustafa Kemal. Cebindeki saati parçalayıp O’nu sağ bırakan şarapnel parçası. Kelebek etkisini gördünüz mü?

Bir de üstüne Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan zafer ve yurdun işgalcilerden temizlenmesi.

Balkan savaşlarında düşmüştük ama Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda kalkmasını bildik. Önemli olan da budur zaten. Düşmemek değil, düştükten sonra kalkmasını bilmek. Türk Ordusu ve Türk Milleti bunu gayet güzel becerir.

Psikolojik Savaşa Karşı Koyalım.

Külyutmaz olalım, önümüze gelen her haberi gerçek sanmayalım, araştıralım.

Mantık öğrenelim. Safsata yaparak bizi yönlendirmeye çalışanların sakat mantık yürüttüklerini görelim, gösterelim.

Doğru düşünmeyi öğrenmeyen safsata yapanların maskarası olur.

Savaş içinde yayınlandı | Yorum yap

Kalp Beynin Neresinde?

Nöroteoloji adını verdiği yeni bir bilim dalı üzerinde çalışmalar yapan Andrew Newberg, araştırmaları sonucunda beyinde özellikle iki bölgenin inanca tepki verdiğini bulmuş. Bunlardan birisi “anterior cingulate” adlı bölge, diğeri de limbik sistemde yer alan bazı bölgeler. Yazar, kalbin “anterior cingulate” adlı bölümde bulunabileceğini öne sürüyor. Çünkü bu bölge seven, koruyan, merhametli Tanrı inancının yerleştiği bölge. Limbik sistemde ise korkutucu, zorlayıcı, otoriter Tanrı inancı yerleşiyor.

“We suggest that the anterior cingulate is the true “heart” of your neurological soul, and when this part of the brain is activated, you will feel greater tolerance and acceptance toward others who hold different beliefs. The God of the limbic system is a frightening God, but the God of the anterior cingulate is loving.” (1)

Evrimsel açıdan düşünüldüğünde beynin eski, ilkel bölümleri olduğu gibi, sonradan evrimleşmiş daha yeni bölümleri de mevcut. Yazar, bunlarla Tanrı inancı arasında bir paralellik kuruyor. Eski dönemlerdeki korkutucu, zorlayıcı, otoriter Tanrı inancının beynin eski bölümünde yerleştiğini, ama seven, koruyan, merhametli Tanrı inancının ise beynin daha yeni bölgesinde yerleştiğini savunuyor. Daha da ilginci, beynin sonradan evrimleşmiş bölgelerinde dil işlevini sağlayan merkezler de varmış. Dil, konuşma kabiliyeti ile seven, merhametli Tanrı inancı beynin sonradan gelişen bölümlerinde yer alıyor.

“I’m also going to go a step further and argue that authoritarian gods are associated with the oldest, most primitive structures of the brain, whereas a benevolent or mystical God is experienced through the most recently evolved parts of the brain, structures that appear to be unique in human beings. This developmental view, by the way, roughly parallels the cultural evolution of religious traditions throughout the world. For example, the mythological gods of nearly every tribal community had nasty personalities. Zeus was an arrogant bully, Huitzilopochtli—the bloodthirsty god of the Aztecs—needed a steady diet of human sacrifices, killing everyone in her path, and the God of the early Hebrews wiped out nearly every living creature with forty days of rain. But as societies and religions developed, you tend to see the emergence of kinder deities and gods.

 In Eastern cultures a similar development can be seen. Hinduism, one of the oldest religions in the world, is filled with every sort of deity imaginable, but as Asian culture evolved, the gods of love dominated the popular literature in India, China, and Japan. Buddhism went a step further, rejecting religious hierarchies, and its evolution showed a gradual movement toward a neutral or mystical spirituality. Of course, you’ll still find remnants of hostile deities in the folk religions of the East—for example, the demons portrayed in Tibetan Buddhist art—but they are viewed as metaphorical reflections of our inner weaknesses and faults.” (2)

Bu araştırmalardan benim çıkardığım sonuç da şu oldu:

Bizim Sufiler, dine bakış açıları ve yaptıkları ayinler sonucunda beyinlerinin “anterior cingulate” adlı bölümünü diğerlerine oranla daha fazla geliştirmişler. O yüzden daha merhametli, seven bir Tanrı inancını ön plana çıkarmışlar.

Son yıllarda İslam coğrafyasında artan şiddet yanlısı davranışların arkasında da otoriter, korkutucu, sert bir Tanrı inancının öne çıkarılmış olması yatıyor. Batılıların fundamentalist veya extremist dedikleri kişiler dine bakış açıları nedeniyle limbik sistemdeki tanrı inancını daha fazla geliştirmişler. O yüzden daha katı, daha sert, savaşçı bir Tanrı anlayışına sahipler.

Kaynak:

(1) Waldman, Mark Robert; Newberg, Andrew Md (2009-03-20). How God Changes Your Brain: Breakthrough Findings from a Leading Neuroscientist (Kindle Locations 1856-1863). Random House, Inc.. Kindle Edition.

(2) Waldman, Mark Robert; Newberg, Andrew Md (2009-03-20). How God Changes Your Brain: Breakthrough Findings from a Leading Neuroscientist (Kindle Locations 1923-1934). Random House, Inc.. Kindle Edition.

Bilim içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum yap

Kader Mahkumları – Görgü Şahitlerinin Kurbanları

Görgü şahitlerinin ifadesine göre mahkum edilen masum insanlar. DNA testlerine göre suçlu olmadıkları anlaşılan ama yıllarca hapis yatan masumlar. Görgü şahitlerinin yanlış şahitliği sonucu işlemedikleri suçlar yüzünden mahkum edilmişler. Yıllar sonra suçlu olmadıkları anlaşılıyor ve serbest bırakılıyorlar. İçerde geçen onca yılın hesabını kim verecek? Görgü şahitleri mi? Hayır.

Masumiyet Projesi (Innocence Project) adlı bir site kurulmuş internette. Görgü şahitlerinin yanlış şahitliği yüzünden mahkum olup sonra aklanan insanlar için bir site. Epey bir masumu kurtarmışlar. %75 kadarını!

%75 çok büyük bir oran. Allah görgü şahitlerinin yanlış şahitliğinden korusun hepimizi.

Filimlerde görmüşsünüzdür. ABD’de zanlılar, mağdura gösterilir ve bunlardan hangisiydi diye sorulur. Polis de zanlıların arasına masum olduğundan emin oldukları birini koyarmış. Yakındaki bir hapisaneden bir mahkumu çağırıp zanlıların arasına koyuyorlar veya karakoldan bir dedektifi. Görgü şahitleri %20-25 oranında bu masum kişiyi teşhis ediyorlar. İşte buydu diyorlar. Masum olduğu polisçe bilinen kişinin suçu işleyen kişi olduğuna şahitlik ediyorlar. Görgü şahitleri!

“As a result, false eyewitness identification seems to be the leading cause of wrongful conviction. An organization called the Innocence Project, for example, found that of the hundreds of people exonerated on the basis of postconviction DNA testing, 75 percent had been imprisoned because of inaccurate eyewitness identification.” (1)

Üniversitede psikoloji dersinde bir örnek verilmişti. Yaşanmış, gerçek bir olay. Üniversitenin bahçesinde 150-200 kişinin önünde bir cinayet işleniyor. Görgü şahitlerinden zanlıyı tarif etmeleri isteniyor. Her biri kendi zanlısının tarifini veriyor. Çoğu birbirinden farklı tarifler. Kısa boylu bir şahit, zanlının çok uzun bir olduğunu söylüyor. Uzun, iri yarı bir şahit ise zanlının kısa, ufak tefek biri olduğunu. Hatta cinsiyet teşhisleri bile birbirinden farklı olabiliyor.

Aradan yıllar geçtikçe insanların hafızalarında bazı şeyler eksilirken bazıları da ekleniyor. Yani unuttuğumuz gibi, uydurup eklemeye de başlıyoruz. Neyi unutup neyi eklediğimiz ise olaydan olaya, kişiden kişiye değişiyor.

Araştırmalar insan hafızasının (dolayısıyla da şahitliğin) pek de güvenilir olmadığını gösteriyor. Ama bütün bir hukuk sistemi bunun üzerine kurulu.

Şahitlik. Ne kadar güvenilir? Pek güvenilir olmadığı ortada ama hukuk direniyor.

(1) Mlodinow, Leonard (2012-04-24). Subliminal: How Your Unconscious Mind Rules Your Behavior (Kindle Locations 944-946). Random House, Inc.. Kindle Edition.

Masumiyet projesi: http://www.innocenceproject.org/

 

Bilim içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yap