>Türklerin Kimlik Sorununun Mantık Açısından Çözümlenmesi

>”Cennet, cehennem… her meseleyi basit bir “dilemma”ya irca etmişiz. Daima iki ihtimal. İkiden fazlasını düşünemiyoruz. Avrupa! Ah Avrupa, canım Avrupa! Neden “ah Avrupa”? Hep gözün rehberliği: “beldeler, kâşaneler” masalı. Arka sokaklar, arka sokaklardaki sefalet? Ondan bahseden yok… Tarihin ölüme mahkum ettiği kavimlerde hep aynı psikoz: kendini küçük görme psikozu. Avrupa cennet, Asya cehennem. Neden “beldeler, kâşaneler”? Sanıyorum ki şarklı olduğundan utanan tek şarklı kavim biziz. Gerici, ilerici… Şarklı gericidir, garplı ilerici.

Bugünün Türk insanı Hint düşüncesini kavrayacak durumda mıdır? Hayır. Kendi vokabüleri ile ya gericidir, ya ilerici.
Gerici ise Müslümandır: cennet, cehennem.
İlerici ise Batı hayranı: caz, dans, cinsî hürriyet ve teknik.
Düşünmeye teşebbüs eden, düşünen demiyorum, kaç kişi var?” (1)

Cemil Meriç ikili mantığın dar dünyasına takılıp kaldığımızdan yakınıyor. “İkiden fazlasını düşünemiyoruz” diyor. Ortaya ancak iki seçenek koyabiliyoruz: Gerici-ilerici, şarklı-garplı, dinci-laikçi… Sonra kendimizi bu öbeklerden birine, başkalarını da karşı öbeğe ait olacak şekilde sınıflandırıyoruz. Bu ayrımı yaptıktan sonrası kolay. Kesin bir ayrım yaptık. Keskin bir çizgi çektik. Artık safları belirgin hale getirdik. Hangi saflar? Zihnimizde var edip sonra da gerçek sanıp inandığımız saflar. İnanmakla kalmayıp “kendimizi” bu safta, “onları” ise karşı safta görüp, “onlarla” mücadele ettiğimiz saflar. Halbuki ayrım bizim zihnimizde kesin olduğu kadar gerçekten de kesin mi?
Gerçek nedir?
Gerçeğin ne olduğunu nasıl bulabilirim?
Bulabilir miyim?
Bulsam anlayabilir miyim?

Varolanı olduğu gibi kavramaya çalışmak mı doğruya daha yakındır?
Yoksa varolanı zihnimizde istediğimiz biçime getirip ondan sonra onu kavramak mı doğruya yakındır?
“Neyi bilebilirim?” diye sormuş ya düşünür. Güzel bir soru sormuş. Cevabını da vermiş mi acaba?

Askerî Okyanusbilimi (Oşinografi) dersi aklıma geldi: Birkaç satır uzunluğunda bir formül vardı kitapta. Dalga denklemi. Okyanus dalgalarının “yaklaşık” bilgisi. Neden yaklaşık? Neden kesin değil? Hoca, dalgaların gerçek hareketinin çok karmaşık olduğunu ve modellemenin çok zor olduğunu söylemişti. Aradan 20 yıl geçti. Acaba (daha) kesin bir formül buldular mı?
Peki biz, aslında çok karmaşık olan ve kesin bir formüle sığdıramadığımız dalga hareketini neden kesin olarak ifade etmeye çalışıyorduk?
Kesin olarak ifade edemediğimizi de biliyorduk.
O zaman neden yaklaşık olan bir şeyi kesinmiş gibi tanıtıyorduk?

Tanrının öldüğü ilan edilmişti de ondan. Yaklaşık bilsek de farketmezdi. İlerlemeci tarih görüşüne sığınır ve “ilerde gerçeğe daha yakınını bulacağız” derdik. Bu arada Zeno’yu da hatırlamazdık. Hani asla hareket edemeyen Zeno’yu. Harekete başlamadan önce, gideceğim yerin yarısını gideyim deyip hiçbir zaman harekete başlayamayan Zeno’yu. “Hareket edemeyen Zeno değildi” dedi birileri. Evet, doğru. Hareket edemeyen Zeno değildi. Zeno’nun zihninde hareket var olmuyordu, olamıyordu. Çünkü Zeno, “kesinliksiz mantık” kullanıyordu. Hiç bir zaman karar veremezdi. “Kesinliksiz mantık”ta kesin değerlere, (0 ve 1), yer yoktu, hep ara değerler, (0..1), vardı. O yüzden Zeno kesinlikten yoksunluk içinde sürekli dönüyor ve asla harekete başlayamıyordu.

İlerlemeci tarih görüşü de Zeno’nun sorunu gibiyse. Hep ilerlediğimizi ve ilerleyeceğimizi sanıyorsak. Sadece sanıyorsak ama kesin biliyormuş gibi yapıyorsak. Bu daha da acı.
İnsanlık yarın, bugün olduğundan daha ileride olacak(mı?).
Neden?
Nedeni çok basit: İkili mantık.
Bugün-yarın, geri-ileri sınıflandırması.
İki seçenek var. Peki aradakiler? İkili mantığın ara değerleri yok ki.

Helezonik tarih görüşüne ne dersin?
Doğruya daha yakın görünüyor.
Çünkü ara değerlere de yer veriyor.
Helezonik tarih görüşü saçaklıdır (bulanık, gri, fuzzy).
İlerleme de gerileme de bir derece meselesidir.
Ne kadar ilerisin? Ne kadar gerisin?
Helezonik tarih görüşü saçaklı mantık ürünüdür.

“Hint’i tanımak zorundayız. Asya düşüncesinin dayandığı temel, Hint düşüncesidir. Hint’i tanımak zorundayız. İnsanlığın irfan ve idrakine istikamet veren iki yaratıcı millet vardır: Hint ve Yunan.. Biz bu iki ülkenin merkezindeyiz. Akdeniz Doğu ile Batı’nın zifaf yatağı.” (2)

Cemil Meriç’in bu cümleleri bana orta nokta sorununu hatırlattı. Hani bizim Nasreddin Hoca fıkrasında da geçen orta nokta sorunu var ya, onu. “Davalıya haklısın”, “davacıya da haklısın” diyen hoca. “Hocam her ikisi de haklı olamaz” diyen mübaşire “sen de haklısın” diyen hoca. Orta nokta sorunu. Saçaklı Nasreddine karşı, Aristo mübaşir.

Hint ile Yunan’ın, Doğu ile Batı’nın orta noktasında “biz” yer alıyorsak, bizim yaşadığımız orta nokta sorunu mudur?
İkili mantıkla düşünürek orta nokta sorununu çözemeyiz. İkili mantıkta orta nokta yoktur. Bir şey ya öyledir, ya da böyle: “Biz” de ya Doğuluyuzdur, ya da Batılı.
Ama eğer ortada yer alıyorsak, o zaman ikili mantığa göre biz yokuzdur. İkili mantıkta Türkler yoktur. Çünkü Türkler, Hint ve Yunan’ın, bu iki ülkenin (medeniyetin) merkezindedirler. Orta noktadadırlar. İkili mantıkta orta nokta yoktur. O halde, ikili mantıkta Türkler de yoktur.

Türkler hem orta noktada yer alır hem de nasıl var olurlar?
Mantıklarını değiştirerek.
Mevcut halimizle varoluşumuz ancak saçaklı mantıkla mümkündür.
Çünkü orta nokta, saçaklı mantıkta vardır.
Orta noktadakiler ancak saçaklı bir dünyada var olabilirler.
İkili bir dünyada ise ya orada, ya da burada; her iki kutuptan birinde; ya batıda, ya da doğuda var olmak zorundadırlar.

“Doğu ile Batının kesiştiği yerdeyiz” diyoruz. Peki kesişim yeri Doğuya mı aittir, Batıya mı?
Hem kesişim yerindeyiz, hem de Batılıyız. Bu nasıl olur?
Hem kesişim yerindeyiz, hem de Doğuluyuz. Bu nasıl olur peki?
Olmaz ki.
İkili mantıkta olmaz: çünkü ikili mantıkta orta nokta yoktur: Doğu ile Batının ortasında yer alamazsın.
“Ama biz ortadayız” diyorsun.

Senin çelişkin, kendini ikili mantığın dar sınırları içinde tanımlamaya kalkışmanda. Çünkü ikili mantıkta, Doğuyu tanımlayabilirsin, Batıyı da tanımlayabilirsin. Ama bunların kesişiminde yer alan Türkleri tanımlayamazsın. Sorun burada. Sorun kullandığımız mantıkta. İkili mantık kullanarak kendi kendimizi yok etmişiz. Orta nokta yoktur ikili mantıkta. Eğer Doğuyla Batının ortasındaysan, bunu doğru buluyorsan, ikili mantığa göre, varolma sorunu yaşarsın. Çünkü orta nokta yoktur. Sen de yoksundur. Türkler yoktur ikili mantıkta. Türkler bu halleriyle ancak saçaklı bir dünyada var olabilirler. İkili bir dünyada var olabilmek için, ya kesin Doğulu, ya da kesin Batılı olmak zorundadırlar. Ancak o zaman ikili mantıkta var olabilirler.

Peki bu çelişkilerden nasıl kurtulabiliriz?

Saçaklı mantıkla düşüneceğiz VE
1) Kendimizi hem (biraz) Doğulu, hem de (biraz) Batılı diye tanımlayacağız; VEYA
2) Kendimizi Doğulu olarak tanımlayacağız, Doğulu olacağız; VEYA
3) Kendimizi Batılı olarak tanımlayacağız, Batılı olacağız;
VEYA
ikili mantıkla düşüneceğiz VE
4) Kendimizi Doğulu olarak tanımlayacağız, Doğulu olacağız; VEYA
5) Kendimizi Batılı olarak tanımlayacağız, Batılı olacağız.

(Saçaklı VE ((Doğulu VE Batılı) VEYA (Doğulu) VEYA (Batılı))) VEYA (İkili VE ((Doğulu) VEYA (Batılı))).

Daha da açık ve uzun yazarsak:

1) (Saçaklı VE (Doğulu VE Batılı)); VEYA
2) (Saçaklı VE Doğulu); VEYA
3) (Saçaklı VE Batılı); VEYA
4) (İkili VE Doğulu); VEYA
5) (İkili VE Batılı)

Bunlardan birini başarana kadar kimlik sorunumuz devam edecek.
Çelişkimiz, kendimizi hem birinci (1.), hem de beşinci (5.) şekilde görmeye kalkışmamızdandır.
Yapmaya kalktığımız tam bir çelişkidir:
Hem Doğulu, hem de Batılı isek ikili mantıkta var olamayız.
Ya Doğulu, ya da Batılı isek hem Doğuda hem de Batıda aynı anda yer alamayız.

Bir karar vermemiz gerek:
Hem Doğulu, hem Batılı olarak var almak istiyorsak mantığımızı değiştirip saçaklı mantıkla düşünmemiz gerek.
Ya Doğulu, ya da Batılı olarak var almak istiyorsak Doğunun ve Batının kesişimi olduğumuzu iddia etmememiz gerek.

Karar vermediğimiz sürece, Zeno’nun durumuna düşeriz. Yüzlerce yıl olduğumuz yerde kalırız. Kesinliksiz mantık kullandığımız sürece, bizi bu dertten, kimlik sorunundan kimse kurtaramaz.

Kaynaklar:

(1) Cemil Meriç, Jurnal (Cilt 1), İletişim Yayınları, 17. Baskı, ISBN-13: 978-975-470-288-0
(2) Aynı kaynak

// Gökhan Koçak
// 11 Ocak 2008, İstanbul

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s