¡VIVA EL PRIMERO DE MAYO!

Sabah altıya yirmi kala marşlarla ve devrim şarkılarıyla uyandım. Caddenin köşesine bir gün önceden yerleştirilmiş olan hoparlörlerden anlamını bilmediğim ama hızlı ritmli, heyecanlı şarkılar yükseliyordu. Pencereden eğilip baktım; sokaklardan akın akın insanlar geliyor ve ana caddeye doğru yürüyorlardı. Fotoğraf makinemi kapıp odadan fırladım. Otelin lokantasına uğrayıp bir şeyler atıştırdım. Hotel Habana Libre devrim sırasında Fidel Castro ve arkadaşları tarafından bir süre karargâh olarak kullanılmış. Lobide Fidel’in (burada ona Fidel diyorlar Castro değil) ve arkadaşlarının o dönemden kalma fotoğrafları var. Otel lobisinde ellerinde tüfekler, sırtlarında üniformalar poz vermişler.

Otelden çıkıp sağdaki ana caddeye saptım. 1 Mayıs kutlamaları için gelenler gruplar halinde caddede bekliyorlar ve yavaş yavaş ilerliyorlardı. Ellerinde Küba bayrakları, pankartlar, ileri gelenlerin fotoğraflarını taşıyorlar; yüzlerinde bir gülümseme ve neşe var; bir şenlik havasında insanlar. Kaşları çatık değil; gözlerinden kin ve nefret fışkırmıyor. Sevinçli yüzler, sevgi dolu gözler gördüm hep. Buradaki bayram kutlaması bizim kutlamalara benzemiyordu. İnsanlar uygun adımla da yürümüyorlardı.

Kortejde aşçılar, metal işçileri, sağlık personeli, kadın örgütleri vb. gibi değişik meslekleri temsil eden gruplar var. Bunların yanısıra, dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlar da 1 Mayıs yürüyüşüne katılıyorlar. Barışçı, neşeli, güzel bir ortam. Kan, kin, nefret, şiddet yok. Hatta birçok insan kutlamaları bir tür eğlenceye dönüştürmüş. Elimde fotoğraf makinesiyle ciddi biçimde fotoğraf çektiğimi görünce beni yanlarına çağırıp poz veriyorlar. Hem fotoğraf çekiyorum hem de bu neşeli kutlamalara katılıyorum.

Fotoğraflarda çoğunlukla Fidel vardı, sonra Che, bazen de Jose Marti. Pankartlarda ise “Viva Fidel” (yaşasın Fidel), “Viva primero de Mayo” (yaşasın 1 Mayıs), “Viva Raul”, “Viva Revolucion” (yaşasın devrim) gibi sloganlar gördüm. Mukavva parçalarının üzerine sloganları yazmışlar, bir iki tane çıtayı da mukavvaya iliştirip pankart yapmışlar.

Meksikalılar, Arjantinliler, Türkler, Portekizliler, Brezilyalılar aklımda kalanlar, objektifime takılanlar. Siyahlar, beyazlar, esmerler, sarılar, sarışınlar, melezler… binlerce insan, neşeyle yürüyorlar.

Yavaş yavaş meydana yaklaşıyoruz. Meydanın bir tarafında yüksek bir kule diğer tarafında ise bakanlık binası var. Kule şeklindeki anıtın önünde bir tarafta Küba bayrağı dalgalanıyor, diğer tarafta ise Jose Marti’nin heykeli var.

Bakanlık binasının bir bloğunda Küba bayrağı ve diğer blokta ise Che’nin meşhur figürü var. Meydanın kenarında ise gençlerden oluşmuş bir orkestra marşlar çalıyor. Küba bayrağındaki kırmızı, beyaz ve mavi renkleri temsil eden tişörtler giymişler. Orkestranın hemen arkasında ise sosyalizmin ve Küba’nın ileri gelen isimlerinin portreleri yanyana dizilmiş. En solda (ilk başta) Carlos Marx, onun hemen yanında ise Frederico Engels var.

Yürüyüş devam ediyor, insanlar akın akın meydana geliyorlar ve yürüyüşlerini tamamlayıp birkaç yüz metre ötede sokaklara dağılıyorlar. Sıra bizim Türklere geliyor. Çoğu Türk bayrağı şeklinde tişört giymiş, kalanların da bir kısmı kırmızı tişörtlerle ve ellerinde Türk bayraklarıyla 1 mayıs yürüyüşüne katılmışlar.

Üç saattir elimde fotoğraf makinası, 1 mayıs fotoğrafları çekiyorum, aynı zamanda yürüyüşe de katılıyorum. Hayat ne garip. Hayatımda hiç 1 mayısa katılmamıştım, o da Küba’da nasip oldu. Acaba Türkiye’de kaç kişi öldü, ne kadar kin ve nefret kusuldu diye merak ediyorum. Sonra bu tatsız düşünceleri kendimden uzaklaştırıp, makineyi çantama koyuyorum ve yürüyüşü seyre dalıyorum.

Reklamlar
Bu yazı Anı içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.