Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine

Yazının tamamını PDF olarak indirmek için tıklayınız.

Schopenhauer’dan küçük bir alıntı:

“Ancak akıl ya da düşünme melekesi gerekli miktarın ötesine geçtiğinde bilgi az veya çok, bizzat kendisi için kendinden ötürü bir amaç haline gelir. Dolayısıyla herhangi birisinde aklın kendi doğal işini, yani iradenin amaçlarına hizmeti, dolayısıyla şeylerin salt ilişkilerini (kendi aralarındaki münasebeti) kavramayı bırakıp da kendisini bütünüyle nesnel bir tarzda meşgul edecek duruma gelmesi tamamen sıradışı bir hadisedir. Fakat asıl sanatın, şiirin ve felsefenin kökeni tam da burada aranmalıdır ve bu yüzden bunlar öncelikle bu iş için tasarlanmamış olan bir organ tarafından yaratılırlar. Dolayısıyla akıl aslında efendisi, yani irade tarafından zahmetli bir işe koşulan ve sabahtan akşama kadar meşgul edilen ve sürekli emre amade tutulan bir ırgat, ücretli işçiden başka bir şey değildir. Fakat bu ağır işlerin ırgatı bir saat boş kalsa hiçbir zorlama olmaksızın hemen derhal kendi işini yapmaya koyulur, sadece kendi zevki ve kendi tatmini için yapar bunu, öyle ki hiçbir çıkar, hiçbir şahsi ilgi onu buna zorlamaz, işte o zaman bu hakiki sanat eseridir ve eğer ulu yüceliklere çıkacak olursa bir deha eseridir.”

Üstad aklı iradenin egemenliğinden kurtarmak gerektiğini söyler. İrade tarafından esir edilmiş akıl ancak günlük ihtiyaçların karşılanmasına hizmet eder. Aklı iradenin sultasından kurtarmalıdır ki, akıl felsefe ve sanat için kullanılabilsin. Sıradan insanın aklı, iradesinin egemenliğinde olduğu için o akıldan sıradan işler dışında bir şey beklenmez. Üstada göre aklın özgürleştirilmesi demek aklın iradenin egemenliğinden mümkün olduğunca kurtarılması demektir.

Bu düşünceler, bana Hindustan’da gezdiğim bir tapınağı hatırlattı. Tapınaktaki rahipler dünya hayatından o kadar vazgeçmişler ki, elbiselerini bile atmışlar ve çırılçıplak yaşamaya koyulmuşlar. İçlerinden biri, çırılçıplak ayakta durarak 1 yıl boyunca yaşamış. Sonunda bacaklarına otlar dolanmış. Bu kişinin de devasa bir heykelini dikmişler. Tapınağa ulaşmak için 600 küsür basamak çıkmıştım. Aklı özgürleştirmek için dünya nimetlerinden yüz çevirmek.

Bu bizim kültürümüze hiç de yabancı değil. Dünyayla sadece yeteri kadar ilgilenip hakikatin bilgisini aramaya koyulmak. İlginç olan da şu ki tanrıtanımaz olarak sınıflandırılan bir filozof olan Schopenhauer, Hint bilgeleri ve bizim sufiler benzer bir görüşte birleşmiş görünüyorlar. Bizde nefs olarak anlatılan kavramı Schopenhauer sanki irade olarak anlatıyor gibi. Aklı nefsin ya da iradenin sultasından ne kadar kurtarabilirsek onu o derece özgürleştirmiş oluyoruz diyor. Ama nefs (ya da irade) ile akıl arasındaki bağı koparıp atmak da mümkün değil. Yani aklı özgürleştirmek de bir derece meselesi; saçaklı, bulanık, fuzzy.

// Gökhan Koçak

Reklamlar
Bu yazı Felsefe, Fuzzy, Saçaklı içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.