Felsefe ve Din Psikologlara Karşı

Schopenhauer Hayatın Anlamı adlı kitabında daha ilk sayfadan psikologları işinden edecek görüşler öne sürer. İşsiz kalacaklar içerisinde kişisel gelişim adıyla piyasa kitap süren birçok yaşam koçu da vardır.

“Bu hayatta her şey dünya mutluluğunun boşa çıkmaya yahut bir vehim olarak anlaşılmaya yazgılı olduğunu ilan eder. Bunun sebepleri derinlerde, bizzat eşyanın tabiatında yatar. Dolayısıyla birçok insanın hayatının kısa ve sıkıntılarla dolu olduğu görülür. Nispeten mutlu olanlar da çoğu kez sadece görünüşte mutludurlar, eğer değilse, uzun ömre sahip olanlar gibi, bunlar nadir istisnalardır…

Hayat kendisini gerek büyük gerekse küçük meselelerde sürekli bir aldanış (bir hile ve desise) olarak sunar. Eğer vaat ettiyse sözünde durmaz, ta ki arzu edilen şeyin ne kadar az arzu edilmeye değer olduğunu gösterinceye kadar; kâh umutla kâh umut beslenen şeyle aldanmamızın sebebi budur. Eğer verdiyse mutlaka almak için vermiştir.” (1)

Rumi de Mesnevi’de benzer düşünceler ortaya koyar:

“Her ne elde edersen bil ki o emin olduğun yere hırsız girip çalar.
Öyleyse değeri yüce olan bir şeyle uğraş ki birkaç kuruş kaybetsen de gam değildir.
Tacirin malı suya düşse o, daha iyi bir kumaşı tercih eder.
Mademki malın mülkün de senden gider, aşağı olana bakma, daha iyisini koru.” (2)

Servetin intikamı:

Schopenhauer, can sıkıntısı ile ihtiyacı iki zıt kutup olarak görür. Yoksul insanların ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli çaba gösterdiklerini, o yüzden onlarda can sıkıntısının az olduğunu söyler. Ama servet sahiplerinin can sıkıntısı ile cezalandırıldıklarından bahseder:

“Halbuki can sıkıntısı insanda en büyük belalardan, en doğrudan hissedilen cezalardan biridir. Hayattaki tek amaçları keselerini doldurmaktan ibaret olup kafalarının içini ölümüne boş bırakan bir sürü sefil yaratıkta görürüz bunu. Kendilerini götürüp azap içerisinde kıvrandıran can sıkıntısının kollarına teslim ettiklerinden bizzat bu servetleri onlar için bir cezaya dönüşmüştür.” (3)

Güzel bir benzetme:

Schopenhauer kitabında güzel bir benzetme yapar.

İrade: gergin bir tel, yay;
İradenin dizginlenmesi: titreşim;
Bilgi: ses yansıtıcısı;
Istırap, acı: ses perdesi.

İrade dizginlendiğinde, iradenin istedikleri yapılmadığında, iradeye engel olunduğunda, tel titreşir. Bilgi ne kadar çoksa, telin titreşirken çıkardığı ses de o kadar çok yankılanır. Isdırap da telin titreşirken çıkardığı sesin perdesidir. Buradan da şöyle bir sonuç çıkar: ne kadar az istersen o kadar çok mutlu olursun. Bu da bana Buddha’yı hatırlattı. Schopenhauer Upanişadlardan, Budist metinlerden etkilenmiş anlaşılan.

Dünyanın bir cehennem olduğu:

“Dünya bir cehennemden farksızdır ve onun içinde bir taraftan insanlar, diğer taraftan iblisler azap ve işkence gören ruhlardır…

Fakat dünyayı her şeyi bilen, iyiliği her şeyi kuşatmış, ayrıca her şeye kadir bir Varlığın başarılı eseri olduğu yolunda izah etme tarzı, bir taraftan dünyayı dolduran ıstırap ve sefalet, diğer taraftan bu dünyada var olan en kusursuz şeyin, yani insanın bile aşikâr illetlerle malul ve o kusursuzluğun bozuk, gülünç bir taklidi olması nedeniyle inanmayi imkânsız kılacak derecede çelişkilidir.” (4)

Dünyayı hor görenler:

Dünyayı hor gören sadece Schopenhauer değildir. Ali de öyledir, Ali’nin anlatımına göre Hz. Muhammed de öyledir:

“Yeryüzünde yemek yerdi, kul gibi otururdu, ayakkabısını kendi tamir ederdi, elbisesini kendi yamardı, eğersiz merkebe binerdi, biri daha varsa ardına bindirirdi… Dünyayı gönlünden çıkarmıştı, onu anmayı hatırından geçirmezdi, ziynetini gönlünden çıkarmıştı, dünyayı o kadar gözden çıkarmıştı ki ne gönül bağlayacağı güzel bir elbisesi vardı, ne üstünde oturacağı beğenilecek bir yazgısı.” (5)

Rumi de Mesnevi’de benzer şeyler söyler:

“Ey oğul, bağını kes kurtul, gümüşe, altına esaretin ne vakte kadar?
Testiyi denize daldırsan bir günlük rızıktan fazlası kısmet olmaz.
Harisin göz testisi dolar mı? Kanaatsiz, sedefte inci olmaz.” (6)

Erich Fromm da sahip olmanın aslında aldatıcı bir mutluluk getirdiğini ve çok şeye sahip olanların en çok yabancılaşmış insanlar olduklarını söyler. Sahip olmak ve olmak Fromm’a göre iki zıt kutuptur. Bu bakış Upanişadlarda, Hıristiyanlıkta, Yahudilikte, İslam’da, Budizm’de var olan bir bakış açısı. Sahip olmak ya da olmak.

Fromm’un ikili mantıkla söylediği sözün özünü bulanık mantıkla ifade edince ortaya şu çıkar: “Ne kadar sahip olmak, ne kadar olmak; işte bütün mesele bu.”

Fromm, İncil’de İblis’in İsa’yı kandırmaya çalıştığı bölümü de şöyle yorumlar:
İsa ve İblis burada iki farklı ilkenin temsilcileri olarak görünür. İblis maddi tüketimin ve insanın doğa ve insanlar üzerindeki gücünü temsil eder. İsa ise oluşun temsilcisidir, oluşun öncülünün sahip olmamak olduğuna dair görüşün temsilcisi.
“Jesus and Satan appear here as representatives of two opposite principler. Satan is the representative of material consumption and of power over nature and Man. Jesus is the representative of being, and of the idea that non-having is the premise for being.” (7)

Hindistan’da 600 küsür basamak çıkarak varılan bir tapınak vardı: Şravanabelagola. Bu tapınaktaki kimseler dünya nimetlerinden o kadar el çekmişler ki, elbiseye bile sahip olmadan çıplak yaşamaya başlamışlar. İçlerinden biri, çırılçıplak ve ayakta 1 yıl yaşamış ve bacaklarına sarmaşıklar dolanmış. Onun da dev bir heykelini yapmışlar. Tapınakta hangi odaya baksanız içinde çıplak heykeller var. Bu artık aşırı bir uç. Sıfır şeye sahip olmak ve bu şekilde olmaya çalışmak. Dünya nimetlerine tamamen sırtını dönmek.

Daha Fazlasını İstemek

Bu da reklamcıların (yeni dinin din adamlarının) bize vaaz ettiği sözlerden biri: “Daha fazlasını iste”.

Eskilerin söyledikleriyle taban tabana zıt.

“Daha fazlasını istiyorum, daha fazlasını, asla önümdekiyle yetinmiyorum. Her zaman daha fazlası.”

İnsanın doymak bilmeyen arzularını kamçılayan onca reklam. Bir çikolata yiyişleri var ki, insanın ağzının suyu akar. Gel de alma. Sahip olarak mutlu olmaya çalışmak.

“Daha fazlasına sahip olmak. Hep daha fazlasını istemek.” Bunlar kadim bilgelerin dediklerinin tam tersini söylüyorlar. Hint bilgeliğinin doruğu Upanişadlar böyle demiyor, Buddha da, İsa da, Muhammed de.

Megadeth adlı rock grubu “Die Dead Enough” adlı şarkısında bu durumu anlatır ve abartarak “Yeteri kadar ölemiyorum” der.

Biraz daha düşününce Karl Marks’ın da pek farklı bir şey söylemediğini hatırlıyorum. Kapitalizmin insanı insanlıktan çıkaran bir düzen olduğunu, insanın kendini gerçekleştirebileceği yegane düzenin sosyalizm olduğunu söylerken Marks’ın dikkatimizi çekmeye çalıştığı nokta yabancılaşma idi. Ürettiğimiz şeylerin karşımıza düşman olarak dikilmesi. Kendi ürettiğimiz şeylere köle olmamız durumu. Yabancılaşmak.

Fromm daha da ileri gider ve Marks’ın Mesihçi geleneğin bir devamı olduğunu söyler:
“Thus, Marxist and other forms of socialism are the heirs of propethic Messianism, Christian Chiliastic sectarianism, thirteenth-century Thomism, Renaissance Utopianism, and eighteenth-century enlightenment.” (8)

Günümüze dönelim. Reklamcılar tarafından sürekli bir bombardıman altındayız. Etrafımız kuşatılmış. Televizyonda, sinemada, gazetede, yolda, sokakta, internette her yerde reklamlar. Bizi sürekli olarak bir şeyler almaya, tüketmeye teşvik eden ve psikolojideki bir çok ilerlemeyi kullanarak bilinçaltımıza nüfuz eden reklamlar. Dünya ne garip. Reklamcıların şimdi yaptıkları şeyi eskiden din sınıfı yapardı. Sonra bilim sınıfı yaptı. Şimdi de reklamcılar. Reklamcılar bize neyin iyi neyin kötü olduğunu söylemeye başladılar. Onlar tarafından yönlendiriliyoruz. Onu al, şunu al, yok olmadı bunu al. Sahip olmak üzerine kurulu bir dünya görüşü sürekli olarak beyinlerimizi kirletiyor. Sahip olmaktan vaz geçenler ise her zaman olduğu gibi açlıkla korkutuluyor.

Mutlu bir hayat imkânsızdır

“Mutlu bir hayat imkânsızdır; insanın erişebileceği en iyi, en fazla şey bütün insanlığın hayrına olacak bir işte ve bir yolda ezici talihsizliklere, bunaltıcı güçlüklere karşı mücadele eden ve her ne kadar eline sadece önemsiz bir ödül ya da hiçbir şey geçmese de sonunda bundan galip çıkan kimsenin yaşadığı gibi kahramanca bir hayattır.” (9)

Schopenhauer, insanlığın hayrına bir yaşamı tavsiye ediyor. Bizim reklamcıların yani yeni dinin rahiplerinin böyle bir derdi yok. Onlar için önemli olan bizim tüketmemiz.

“… kendi ölümümüze de, genelde hep olduğu üzere, korku ve ürpertiyle değil, arzu edilen mutlu bir hadise olarak bakmalı, yolunu gözetlemeliyiz onun.” (10)

Gel de Rumi’nin kendi ölümünü düğün gecesi olarak nitelendirdiğini hatırlama. Ya da ölen biri için “Hakk’ın rahmetine kavuştu” denmesini.

Upanişadlarda geçen ve kişinin “O”nu gerçekleştirdiği zaman ölümün Brahma’ya kavuşma, onunla yeniden bütünleşme olduğuna dair anlatımları. Yaşam-ölüm döngüsünden kurtuluşun yolu, “O”nu gerçekleştirmektir Upanişadlara göre:

Bilgeler birleştirici hale ulaştılar,
Yalnızca Sevgi Tanrı’sının ışığını görüyorlar,
Dünyadan hiçbir şey istemeyerek,
Sevgi Tanrı’sı ile bir oldular.

“The wise have attained the unitive state,
And see only the resplendent Lord of Love.
Desiring nothing about the physical world,
They have become one with the Lord of Love.” (11)

Psikiyatri ve Psikolojinin Hatası

Cemil Meriç bizdeki bazı aydınları efendisinin ilaçlarını içen ahmak uşağa benzetir. Hastalık da ilaç da başka bir medeniyetin ürünüdür. Bizdeki bazı aydınlar da bizim hastalığımızı başka bir medeniyetin ilaçlarıyla tedavi etmeye kalkarlar. Benzer bir şekilde psikiyatri de psikoloji de belli bir medeniyetin çoğunlukla kendi insanları üzerinde yaptıkları araştırmalara dayanır. Diğer toplumlar aynı hastalıklara sahip olmayabilirler. O yüzden onlara verilecek ilaçlar da farklı olabilir. Diğer medeniyetler hiçe sayılmakta, onlara da aynı ilaçlar tavsiye edilmektedir. Sahip olarak mutlu olmak yaşama biçimlerinden yalnızca biridir. İnsanın bitmek tükenmek bilmeyen iştahını körükleyip sürekli tüketmeye yönelten bir düzene insanın kendini bırakması ve hazdan hazza koşması. İlaç ise yeni bir haz. Yani sonucu tedavi etmeye yönelik bir ilaç. Nedeni ortadan kaldırmaya yönelik değil.

Kaynaklar:
(1) Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları, ISBN 978-975-468-678-4
(2) Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi, Timaş Yayınları, ISBN 978-975-263-557-9
(3) Schopenhauer, a.g.e.
(4) a.g.e.
(5) Nehc’ül Belâga, Hz. Ali’nin Hutbeleri, Vasiyetleri, Der Yayınları, ISBN 975-353-206-7
(6) Rumi, a.g.e.
(7) Erich Fromm, To Have or To Be?, Continuum, ISBN 0-8264-1738-8
(8) Erich Fromm, Marx’s Concept Of Man, Continuum 2004, ISBN 08264 77917
(9) Schopenhauer, a.g.e.
(10) Schopenhauer, a.g.e.
(11) Eknath Easwaran, The Upanishads, ISBN 978-1-58638-021-2

// Gökhan Koçak
// 11 Mart 2010

Reklamlar
Bu yazı Felsefe içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.