Devlet

Birkaç yüzyıldır hukukçu yetiştirmekte başarısız olduk. Teoride çok zayıfız.

Pratikte de durum kötü. Mahkemeler ağır bir yük altında. Günde elli tane davaya bakan hakimler. Ağır işçiler. Maden işçileri kadar ağır bir iş yapıyorlar. Dava çok, hakim az.

Hak aramak çok zor. Zorlukları aşıp hakkınızı aramaya kalkarsanız bu sefer de zaman denen bir düşmanla karşılaşıyorsunuz. Zaman. Adaletin düşmanı. Yıllar süren davalar, gecikmiş bir adalet. Gecikmiş adalet, adalet midir?

Devlet niye var?

Tapınmak için mi?

Kutsayıp göklere çıkarmak için mi?

Halkı soyup soğana çevirmek için mi?

İnsanların hakkını yemek için mi?

Yoksa adaleti sağlamak için mi?

Neden var devlet?

Devletin görevi adaleti sağlamaktır.

Mahkemeler çok uzun sürmektedir.

Gecikmiş adalet, adalet değildir.

O halde devlet adaleti sağlama görevini yerine getirememektedir.

Ne yapmalı?

Devlet kutsaldır, onu eleştirmek haramdır mı demeli?

Ben bilmem devlet büyüklerim bilir deyip bir köşeye mi çekilmeli?

Anarşistler gibi devlet her türlü kötülüğün kaynağıdır deyip işin içinden çıkmalı mı?

Hem hukukçu yetiştirmek için, hem de hakim, savcı, avukat yetiştirmek için şimdiden kolları sıvamak gerek. Ama bundan da önce, düşünmek gerek. Nasıl hukukçu yetiştirebiliriz? Nasıl hakim, savcı, avukat yetiştirebiliriz? Uzun yıllar alacak bir iştir bu. Hemen yarın adaletin hakim olacağını ümit etmek ahmaklıktır.

Ümit?

Ümidin çoğu insanın kendi kendini kandırmasından ibarettir.

Bir avunmadır ümit. Çoğu zaman boş bir uğraş. Kendini kandırmanın yüceltilmiş adıdır ümit.

Bir kâbus gördüm dün gece. Tam bir kâbus!

Bir yere girdim, içerde milyonlarca insan var. Değişik kıyafetler giymişler. Bir grup insan bunlardan ayrılıyorlar kıyafetleriyle. Onlar düzeni sağlıyorlarmış. Zorla.  Bir başka grup da milyonlarca insana telkinde bulunuyor. Kaderinize boyun eğin diyorlar. Gelecekte size büyük mükâfatlar var. Sonra başka bir grup geliyor. Milyonlarca insanı düzüyor bu grup. Düzülmek istemeyenlere karşı zor kullanıyorlar, onlara tecavüz ediyorlar. Diğer grup da sürekli mırıldanıyor: Kaderinize boyun eğin, gelecekte size büyük mükâfatlar var. Anlıyorum ki, burası bir kerhane. İçinde milyonlarca insanın bulunduğu koca bir kerhane. Düzülmek istemeyenlere zor kullanan tektip kıyafetli bir grup insan, milyonlara telkinde bulunarak kaderlerine boyun eğmeye teşvik eden bir başka grup insan, düzülen milyonlar, düzen bir avuç insan. Koca bir kerhane burası. Tiksiniyorum. Kaçıp gitmek istiyorum bu kerhaneden. Dışarı çıkıyorum. Kaçıyorum. Arkama dönüp baktığımda kocaman bir tabela görüyorum giriş kapısının üzerine asılmış. Devlet yazıyor tabelanın üzerinde.

Bağırarak uyanıyorum kâbustan. Öyle etkilenmişim ki, kaçmaya çalışırken, yataktan yere düşmüşüm. Ne kâbus ama, ne kötü bir rüya!  İyi ki gerçek değil, iyi ki bir rüya!

Sözü Nietzsche’ye bırakalım:

Yeni Putlar Hakkında

Bir yerlerde, hâlâ halklar ve sürüler vardır ama bizde yoktur kardeşlerim: burada devletler var.

Devlet? Nedir bu? Pekâlâ! Kulak verin şimdi, zira size halkların ölümünden bahsedeceğim.

Devlet, tüm soğuk azmanların en soğuğuna verilen addır. Onun yalanı da soğuktur ve sürüne sürüne çıkar ağzından şu yalan: “Ben, yani devlet, halkım.”

Yalandır bu! Yaratıcılardır halkları yaratan ve halkların üstüne bir inanç ve sevgi asanlar: Böyle hizmet ettiler hayata.

Yok edicidir, birçokları için tuzak kuran ve buna devlet diyenler: bir kılıç ve yüzlerce ihtiras astılar üzerlerine onların.

Halkın hâlâ mevcut olduğu yerde, devlet anlaşılmaz ve nefret edilir ondan kem gözmüş gibi, örf ve hukuka karşı işlenmiş bir günah sayılarak.

Şu emareyi veririm size: her halk, kendi “iyi” ve “kötü”sünden bahseder: anlamaz komşu bunu. O, dilini örf ve yasalardan türetmiştir.

Fakat devlet, her iyinin ve kötünün dilinde yalan söyler; söylediği her şey yalandır – ve sahip olduğu her şey çalıntı.

Her şey sahtedir onda; ısırır çalıntı dişleriyle bu ısırgan. Bağırsakları bile sahtedir onun.

İyinin ve kötünün dilsel karışıklığı: bu emareyi, size devletin bir emaresi olarak veriyorum. Ölüm istencine dair bir imdir bu emare! Hakikaten işaret eder ölüm vaizlerine!

Gereğinden fazla insan doğmakta: bu fuzuli insanlar için türetilmiştir devlet.

Bakın, devlet nasıl da ayartıyor bu lüzumsuzları! Nasıl da çiğniyor, yutuyor ve geviş getiriyor!

“Daha büyüğü yok benden yeryüzünde: Nizam yaratan parmağıyım ben tanrının.” – böyle kükrer o canavar. Ve önünde diz çökenler, yalnız uzun kulaklı ve dar görüşlüler değildir!

Ah, yüce ruhlar, o sizin içinizde de fısıldar karanlık yalanlarını. Ah, kendini memnuniyetle harcayan cömert gönüller bulur.

Evet, sizleri de bulur, yaşlı tanrıyı yenen sizleri! Yoruldunuz savaşta ve yorgunluğunuz artık yeni puta hizmet etmekte!

Yeni put, kahramanları, şeref sahibi olanları ister etrafında! Memnuniyetle güneşlenir, iyi vicdanların ışığında, – o soğuk hilkat garibesi!

Bu yeni put, ona taptığınız müddetçe, vermek ister her şeyini size: Böylece satın alır kendine, erdemlerinizin parıltısıyla mağrur gözlerinizin bakışını.

Lüzumsuzları tuzağa düşürmek ister o! Evet, cehennemi bir sanat eseri icat edildi burada; bir ölüm atı, ilahi payelerin süslü koşum takımı içinde tangırdayan.

Evet, niceleri için, kendini hayat olarak öven bir ölüm icat edilmiştir burada; hakikaten tüm ölüm vaizlerine canı gönülden yapılan bir yardımdır bu!

Devlet derim, iyilerin kötülerin, tüm zehir içenlerin bulunduğu yere: devlet derim, iyilerin kötülerin, herkesin kendini kaybettiği yere: devlet derim, herkesin ağır ağır intiharına – “hayat” denilen yere.

Şu lüzumsuzlara bakın hele! Çalarlar eserlerini kâşiflerin, hazinelerini bilgelerin: “yüksek öğrenim” diye tanımlarlar hırsızlıklarını – ve her şey bir hastalık, bir dert haline gelir onlar için.

Şu lüzumsuzlara bakın hele! Hastadırlar daima, kusarlar safralarını ve buna da gazete derler. Yutarlar birbirlerini ve hazmedemezler üstelik.

Şu lüzumsuzlara bakın hele! Servet edinirler, edindikçe de züğürtleşirler. Güç, ama öncelikle gücün kaldıracı olarak çok para isterler, – şu lüzumsuzlar!

Tırmanışlarına bakın hele, şu çevik maymunların! Birbirlerinin üzerine basarak yükselmeyi istemekteler, böylelikle batağa ve uçuruma sürüklemekteler birbirlerini.

Tahta ulaşmak ister hepsi de: bu da divanelikleri onların. – sanki tahta otururmuş gibi saadet! Bataklık vardır oysa çoğu kez tahtın üzerinde – hatta çoğu kez bataklık üzerindedir taht.

Hepsi divane bunların, şu tırmanan maymunlar ve onların açgözlülükleri. Pek fenadır kokusu putlarının, o soğuk hilkat garibesinin: pek fena kokar, şu putperestlerin hepsi.

Kardeşlerim, boğulmak mı istersiniz, ağızlarının, ihtiraslarının sisinde? Evladır oysa camı çerçeveyi kırıp, boşluğa atlamak!

Çekilin yolundan fena kokunun! Kaçıp kurtulun bu lüzumsuzların putperestliğinden!

Çekilin yolundan fena kokunun! Kaçıp kurtulun şu insan kurbanlarının dumanından!

Hâlâ açık yeryüzü yüce ruhlara. Boş duruyor hâlâ, etrafında sakin denizlerin kokusunun estiği pek çok yer, yalnızlar ve yalnız çiftler için.

Hâlâ mümkün yüce gönüller için hür bir hayat. Hakikaten, mülkü az olanın, tutkusu da az oluyor: küçük yoksulluk, çok yaşa!

Devletin bittiği nokta neresi ise, orada başlar, lüzumsuz olmayan insan: orada başlar, lüzumsuzların türküsü, biricik ve yeri doldurulmaz bir şekilde.

Oraya, devletin bittiği yere, – şöyle bakının kardeşlerim! Görmüyor musunuz ebemkuşağı ve köprülerini, üstinsanın?

Böyle buyurdu Zerdüşt. 

Kaynak:

Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich Nietzsche, Say Yayınları, ISBN 978-975-468-540-4

Reklamlar
Bu yazı Felsefe, Uncategorized içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s